Haber-DuyuruManşetTBMM FAALİYET

İhracatın teşvik edilmesine dair kanun teklifine muhalefet şerhi

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’nda 2/3876 Esas Sayılı ‘Türkiye İhracatçılar Meclisi ile İhracatçı Birliklerinin Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ne ilişkin Halkların Demokratik Partisi (HDP) Meclis Grubu adına İstanbul Milletvekili Ali KENANAOĞLU muhalefet şerhi düştü. AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) vekilleri tarafından hazırlanan 19 maddelik kanun teklifinde sermaye kesimleri gözetilirken asgari ücretle geçinmeye çalışanların gözletilmediğini belirten Kenanoğlu, muhalefet şerhinde demokrasiden uzaklaşıldığı sürece ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik krizden yalnızca ekonomik adımlarla çıkılamayacağını ifade etti.

Muhalefet şerh metni aşağıda yer almaktadır.


Genel Değerlendirme

Geçen yüzyılın son çeyreğinden itibaren süregelen küreselleşme döneminde uygulanan iktisat politikaları bazı azgelişmiş ülkeleri oldukça kırılgan ekonomiler haline getirmiştir. Bilindiği üzere bu dönemde dış ticaret temelinde tanımlanan sanayileşme stratejilerinden ihracata yönelik sanayileşme stratejisi yaygın olarak uygulanmaya başlanmıştır. İhracata yönelik sanayileşme stratejisi her ülkenin üretim (maliyet) avantajına sahip olduğu mallarda ihtisaslaşmasına ve dış ticarete yönelmesine dayalıdır. Bu stratejide topyekûn kalkınmadan vazgeçilip, ihracat endüstrilerini teşvik temelinde bir sanayileşme hedeflenir. Ülkenin dış açıklarının ihracatı artırarak giderilmesi hedeflenirken, sanayileşmenin kaynağının da ihracat fazlası yoluyla yaratılması bu stratejinin bir başka ana hedefidir. Bu stratejiden beklenen; “bir ülkenin uluslararası iş bölümü ve ihtisaslaşma ile hem kaynaklarını etkin kullanacağı bir sanayileşme yoluna girmesi, hem de dışa bağımlılığının azalmasıdır”.

Bu stratejinin uygulanmaya başlandığı dönemden günümüze yaklaşık 40 yıl geçmiştir. Bu süre bir stratejinin sorgulanması için uygun bir süredir. Bakıldığında, bu stratejinin uygulandığı çok az ülkede stratejinin nispeten hedeflerine ulaştığı gözlenmektedir. Pek çok ülkede ise bu stratejiden beklenenin tam tersine, bizim ülkemizde de yaşandığı gibi, dışa bağımlılık ve borçluluk hali artmıştır.

Uluslararası iktisat teorisinin ana argümanına göre; ülkeler en ucuza ürettikleri- en avantajlı oldukları sektör ürünlerinde ihtisaslaşıp, koruma ve engel olmaksızın birbirleriyle ticaret yapmaları halinde, dünya kaynakları tam olarak etkin kullanılmış olacaktır. Yani bu yolla dünya kaynakları israf edilmemiş olacaktır.

Kısacası, dünya nüfusu hızla büyümekte, ihtiyaçlar giderek çeşitlenmekte ve artmaktadır. Ancak dünya kaynakları kıt ve sınırlıdır. Dünya kaynaklarını en ekonomik kullanarak en fazla ürünü üretmeye, ancak ülkelerin avantajlı sektörlerde ihtisaslaşıp, engelsiz ticaret yapmaları halinde ulaşılması mümkün olacaktır.

Bu argümandan hareketle, küresel kapitalizmin kalkınma stratejisi olarak “ihracata yönelik sanayileşme stratejisi”, geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinden itibaren yaygın olarak uygulamaya konulmuştur. Ülkeler ancak bu strateji ile karşılıklı dış ticarette liberalleşip, uygun üründe ihtisaslaşıp, dış ticarete yönelebilecek ve dış açık sorunundan, dışa bağımlılıktan, borç sarmalından kurtulmak, sanayileşmek gibi olumlu sonuçlardan yararlanabileceklerini ummuşlardır.

Türkiye ise ekonomi politikalarında bir tekrarı yaşamakta, yıllardır süregelen siyaset-ekonomi kısır döngüsünden çıkamamaktadır. Bugün de AKP iktidarının Türkiye’yi içerisine sokmuş olduğu ekonomik ve toplumsal çöküş derinleşmekte, siyasi ömür uzatma gayesi ile yine teşvik, vergi muafiyeti, istisna adı altında çözümsüzlükler çözüm olarak sunulmaktadır. Türkiye ekonomisi; işsizlik, gelir eşitsizliği, enflasyon, faiz, döviz kurlarının rekor artışı, TL’nin aşırı değer kaybı ile artık yama tutmayan, ancak ısrarla yeni yamalar olarak yurttaşların karşısına çıkarılan politikalar ile tarihinin en başarısız, en kötü, en akıl dışı kararların alındığı dönemi yaşamaktadır.

Türkiye yaklaşık yüz yıllık tarihi boyunca, her dönem ithalata bağımlı bir ekonomik yapıya sahip olmuştur. İhracatı arttırmaya yönelik hamleler üretimi arttırma ve çeşitlendirme yerine finansal hamleler ile yapılmaya çalışılmıştır. Hatırlanacağı üzere 24 Ocak 1980 tarihinde alınan ve tarihe “24 Ocak Kararları” olarak geçen neo liberal politikalara geçiş ile, içine girilen kısır döngünün 40 yıllık tarihi halklar adına çöküşü derinleştirmiştir.

Bu süreçte, yani neo liberalizmin devreye girdiği 1980’den bu yana, ekonomik kriz ve beraberinde yaratılan toplumsal krizler kısa vadeli ve palyatif çözümlerle aşılmaya çalışılmıştır. Faiz oranı, döviz kuru, borçlanma gibi birçok göstergeye ilişkin net çözüm getirilmemiştir.

Yatırım, sanayileşme, işsizlik, istihdam yetersizliği, gelir dağılımı gibi sorunlar dikkate alınmamıştır. Ekonomide düşük ücretli, kayıt-dışı ekonominin ağırlığı arttırılmıştır. Bu dönemde kamu istihdamının azalması nedeniyle, istihdam artış oranı önceki döneme kıyasla düşmüş, üretim ve ihracatın ithalata bağımlılığı giderek artmıştır.

41’nci yılında neo liberalizm, ömrünün yarısını AKP ile diğer yarısını ise AKP iktidarının miras olarak devraldığı politikalarla miadını doldurmuştur. Bu emek sömürüsünü merkeze alan, kamu iktisadi teşebbüslerinin tek tek satılmasını salık veren, özelleştirme ile kamunun üretimini ortadan kaldıran, piyasayı, kurumları, yasama ve yürütmeyi sermayeye payanda eden iktisadi anlayış bugün Türkiye’de bir enkaz yaratmıştır.

Bilindiği üzere 24 Ocak Kararları ile ihracatın arttırılması için vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvikler verilmiş, geçici olarak ihracat rakamları artmış olsa da kesin bir çözüme ulaşılamamıştır. Yıllar içerisinde peşi sıra krizler yaşanmaya devam etmiştir.

Bugün de anti demokratik bir şekilde Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ile yasama mercii pasifleştirilmiş, düzenleyici ve denetleyici kurumlar lağvedilmiştir. Ekonomik ve sosyal alanı düzenleme ve denetleme yönünde alınacak her karar partili cumhurbaşkanı tarafından alınmakta, bürokratların atamaları yine benzer şekilde yapılmaktadır. Bunun son örneği bilindiği gibi Merkez Bankası’na yapılan müdahalelerdir. Bağımsız olması gereken kurumlara yapılan müdahaleler ile TL, dalgalı kur rejimine rağmen 1 yıl içerisinde % 35 seviyesinde devalüe olmuştur. Enflasyon resmi rakamlara göre % 20 seviyelerine dayanmış, işsizlik oranı, faiz oranı çift hanelerde seyretmiş, büyük bir yoksulluk hali toplumun her kesimini sarmıştır.

Bu noktada 20 yıldır iktidar değilmiş gibi hareket eden AKP, siyasi ömrünü uzatma gayesi ile torba yasalarla günü kurtarma hesapları yapmaya devam etmektedir. Türkiye’nin en temel tüketim maddelerinin dahi ithalata bağımlı olması döviz kurunun artması, çiftçiler ve diğer üreticiler için girdi maliyetlerinin artması anlamına gelmektedir. Öyle görülmektedir ki, AKP iktidarı döviz kuru ve onun yaratacağı enflasyon ile alım gücü göstergelerinden vazgeçmiştir. Yani bu ülkenin yurttaşlarından vazgeçen bir iktidar anlayışı ile karşı karşıyayız.

Çünkü iktidar siyasi bir karar ile faiz oranını düşürüp döviz kurlarının yükselmesine neden olmuştur. Döviz artışının devam edeceği de öngörülmektedir. Bu durumda başta demokratik reformlar ve yargı bağımsızlığı olmak üzere ekonomik reformlar yapmak yerine, irrasyonel bir şekilde mevcut kur fiyatlarını fırsat olarak görüp ihracat rakamlarını arttırmak, azalacak alım gücü ile beraber ithalat düşüşü sonucunda gerçekleşecek cari açık düşüşü, bir büyüme ve yüksek ihracat masalı anlatımını görmemizi sağlayacaktır. Üretim ağırlıklı büyüme modelinde kur artışının ihracatı arttırdığını zanneden bir anlayış, ekonomik krizi derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Bu çelişkili politikaların getirdiği sorunların yanı sıra başka politikalar da ekonomik krizin kronikleşmesinde etkili olmaktadır. Örneğin, Türkiye’de sanayinin gelişmemesinde büyük ölçüde özelleştirmeler ve özelleştirmelerden sonra o üretim ünitelerinin çoğunun üretimden çekilmesinin katkısı çok büyüktür.

Ayrıca tarım politikalarındaki köklü değişiklik, doğrudan destek politikası ve kur politikasıyla beslenen ucuz tarım ürünleri ithalatı ile birlikte tarımda üretimin yetersizliği de açığa çıkmaya başlamıştır.

Tarım, hayvancılık gibi sektörlerde teşviklerin kalkması, piyasayı düzenleyici kamu iktisadi teşebbüslerinin işlevlerinin yitirtilmesi nedenleriyle bu üretememezlik süreci tarım ve hayvancılık sektörleri boyutuyla da beslenmiştir. Sanayinin gelişmemesi, tarım ve hayvancılığın gittikçe küçülmesi, üretim alanlarında yaşanan daralma, Türkiye’deki ekonomik açmazı derinleştirmiş ve daha kritik hale getirmiştir.

Diğer ülkelerden farklı olarak Türkiye’de bu sanayisizleşme ve üretememezlik halini bir de ekonominin kötü yönetimi ve ölçüsüz- hesapsız özelleştirme gittikçe derinleştirmiştir. Dolayısıyla, Türkiye artık klasik anlamda “ihracata yönelik sanayileşme stratejisini” uygulayamaz hale gelmiştir. Zira TL’deki değer kaybı, ithal ürünlerin girdi maliyetinde yaşanan fahiş artış üretimin giderek düşmesine neden olmakta, enflasyonu yükseltmekte ve ekonomik sıkışmışlık sürgit bir hal almaktadır.

Türkiye’nin 2002 yılında ihracatı 36 milyar dolar iken, bugün ihracat 169 milyar dolar civarındadır. Türkiye’nin ihracatının millî gelire oranı sadece yüzde 28, Yunanistan’ın ise yüzde 35 olduğu ve ihracat politikasının istenen hedeflere ulaşmadığı anlaşılmaktadır. Türkiye’nin düşük faiz ve yüksek kur politikasıyla sürdürmek istediği ihracat politikası, düşük katma ürünleri ihraç̧ ederken, yüksek katma değerli ürünleri de ithal ettiği görülmekte ve söz konusu politikanın başta cari açık olmak üzere yapısal sorunlara etkin bir çözüm üretmediği anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2011 yılında açıklamış olduğu; “2023 yılında ihracat hedefimiz 500 milyar, kişi başı gelir de 25 bin dolar” hedeflerine bakıldığında, bu hedeflerin çok uzağında kalındığı ortadadır. Gerçekleşmeyen hedeflerin sonucu olarak, Türkiye’nin G-20 liginden düştüğü anlaşılmaktadır. Bununla birlikte düşünülmesi ve cevaplandırılması gereken temel soru ise; artan ihracata karşın istihdamın neden artmadığı olmalıdır.

Getirilen bu kanun teklifinin amacına da bakıldığında; ihracatçı firmalara ihracatı geliştirme fonu ile finansman kaynağı oluşturulmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır.

TİM ve ihracatçı birliklerinin katkılarıyla oluşacak bu fon sayesinde, ihracatçıların finansmana erişiminde teminat sorununun ortadan kalkacağı söylenmektedir. Yani ihracatçılara özel kredi garanti fonu getirilerek, kredi almak için fabrikasını veya arsasını bankaya ipotek göstermek zorunda olmayacağı öngörülmektedir.

Diğer taraftan, hizmet sektörleri için İhracatı Geliştirme AŞ’nin sermayesine eklenmek üzere 16 yaşından büyükler için uygulanan asgari ücretin yirmi katına kadar Ticaret Bakanlığı’nca yıllık cirolara göre belirlenen tutarda ilave yıllık aidat tahsil edileceği belirtilmektedir.

Burada söz konusu kanun teklifinin 1. maddesinde yer alan, hizmet sektörüne giriş ve yıllık aidat için getirilen asgari ücretin yirmi katına kadar yıllık cirolara göre belirlenen tutarın tahsil edileceği hükmünün, ihracatçı firmaların finansmana ulaşmasında kolaylık sağlanacağı söylenen bu düzenlemenin amacına aykırı olacağını belirtmek gerekmektedir.

Yine teklifin 2. maddesinde yer alan düzenlemede; Türkiye Tanıtım Grubunun tasfiyesinde varlıklarının kısmen veya tamamen İhracat Geliştirme A.Ş.’nin sermayesine ekleneceği söylenmektedir. Burada geçen ‘kısmen’ ifadesinin muğlaklık taşıdığını ifade etmek gerekir.

Bir takım olumlu düzenlemeler bulunan bu teklifle, ihracatçı firmaların finansmana erişiminin büyük ölçekte çözüme kavuşacağı beklenmektedir. Ancak, uygulamanın ne şekilde olacağı belirsizdir. Doğru modelleme ve sistem kurulmalıdır. İhracatçının cirosuna göre alınan aidatların dağıtımda da aynı şekil uygulanmalıdır. Başlangıçtaki kurgu dağıtımı da düşünerek yapılmalı, dağıtım mekanizması buna göre kurulmalıdır.

Öte yandan kanun teklifinin amacı ihracatı büyütmektir, ancak doların yükselişi bazı alanlarda üretim yapan ihracatçıların üretim kapasitesini düşürteceği için bir netice alınamayacağı ortadadır.

Faiz düşürme politikasının iktidarın dayandığı sosyal blok tarafından şekillendirildiği açıkça görülmektedir. Merkez Bankasının faiz indirimi kararı sonrası bunu talep eden, bundan memnun olan ve kârlarını daha da artıran bir sermaye kesiminin var olduğu bellidir. Her ne kadar ithal girdi oranı yüksek olsa da özellikle emek yoğun sektörlerde çalışan ihracatçıların bu süreçten kazançlı çıktığı aşikârdır.

Bunun yanında gıda gibi, tekstil gibi sektörlerin de bu süreçten kârlı çıktığı söylenmelidir. Faiz indirimi inşaat sektörü gibi bir sektör için de çok önemlidir. Çünkü Türkiye’de konut stoku var ve faiz indirimine en çok duyarlı sektörlerden biri inşaat sektörüdür. Kredi ile borçlanarak konut alabiliyor insanlar. Dolayısıyla satılabilmesi için mevcut konutların, faizlerin düşmesi gerekiyor.

Faiz indirimi sonucu TL’deki değersizleşmenin etkileri farklı sektörleri farklı etkiliyor. TL’deki değersizleşme sonucunda, ihracatçı sektörlerde ithalat faturasının artması nedeniyle oluşan maliyet ile TL’nin değersizleşmesinin yarattığı avantajın hangisinin daha büyük olacağı, sektörlerdeki üretimin ithalat kompozisyonuna bağlıdır. Yani kısa vadede hedeflenen ihracata dayalı büyüme, uzun vadede dolarizasyon riskini de beraberinde getirmektedir.

Nihayetinde, dolardaki yükselişin bir takım ihracatçı firmaların işine geldiğini söyleyebiliriz. Hem ihracat rakamları yükseliyor hem de gıda, tekstil, inşaat gibi emek yoğun sektörler için TL’nin değersizleşmesi bir avantaj sağlıyor. Ancak uzmanların sıklıkla ifade ettiği gibi, orta vadede çöküş anlamına gelen bu durum devalüasyonu gündeme getirmektedir. İhracat artsın diye TL’nin değerini düşürmek alım gücünü zayıflatacak, yurttaşları zamlarla boğuşur hale getirecektir ki, kısa vadede yaşanmaya başlanacak olan da budur.

Merkez Bankasının son faiz kararıyla beraber kurlarda yüksek artışlar olmuştur. Enflasyonist ortamda Merkez Bankası tarafından alınan son iki karara bakıldığında, bunun bir zaruret değil, bilinçli bir tercih olduğu ortaya çıkmaktadır. İktidarın ekonomide aldığı son karar, temel hedefin enflasyon ve onun baskısı altında ezilen milyonlar değil, ihracatı ve ihracatçıyı öncelemek olduğunu göstermektedir. İktidar bu tercihiyle her zaman olduğu gibi tercihini sermaye sınıfından yana koymuş, yoksulu kaderiyle baş başa bırakmıştır. Her ne kadar ucuz doların ihracatı arttırması beklense de Türkiye’de hammaddenin önemli bir bölümünün ithalat yoluyla sağlanması dolayısıyla bu, uzun vadede enflasyonu arttıracak, yoksulluğu derinleştirecektir. Bu sebeplerle öncellenmesi gereken bir avuç ihracatçı sermayedar değil, yoksul çoğunluk ve onların çıkarları olmalıdır.

Söz konusu kanun teklifi ile ilgili olarak ortaya çıkan bir başka sonuç ise milyonlarca vatandaş işsizlikle boğuşurken ve milyonlarcası da asgari ücretle geçinmeye çalışırken, bürokraside çift ve üçlü maaş politikasının burada da sürdürülüyor olmasıdır.  Sürdürülen çift maaş politikası ile birlikte yönetim kurulu üyeleri aynı zamanda icracı kişilerdir. Örneğin, şirketin yönetim kurulu üyelerine baktığımızda, TİM’in Başkanı’nın Ticaret Bakan Yardımcısı hem Exımbank’ta hem de kurulacak olan şirkette yönetim kurulu üyesi olacağı anlaşılmaktadır. İhracat yapan ve kredi talep eden kişi aynı zamanda finansmanı sağlayan kişi olacaktır. Yani; “Kefil olan da aynı, krediyi veren de aynıdır. Krediyi verecek olan Exımbank’ın Genel Müdürü’nün, şirketin yönetim kurulunda olması etik değildir, ayrıca rekabet kurallarına da aykırıdır.

AKP’nin yüksek döviz politikası ile ihracatı artırma politikasını hedeflediği bir diğer husus ise ucuz işgücü politikasıyla Türkiye’yi yeni Çin yapmaktır. Yeni Çin olma politikasında ucuz emek iş gücü olarak da mültecilerin kullanılması planlanmaktadır. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, insanlık dışı koşullarda ve kayıt dışı çalıştırılan mülteciler aynı zamanda asgari ücretin yarısına çalıştırılmaktadır. Çin’in 2000’li yılların başında “bir adam bir dolar” sloganıyla sürdürdüğü ucuz işgücü politikasının, AKP’nin yeni politik perspektifi olacağı anlaşılmaktadır. AKP’nin Yerel Yönetimlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki’nin, “Sığınmacıları yollarsak sanayimiz batar” söylemi tam olarak söz konusu bu politikaya işaret etmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin bütünlüklü olarak ihracat politikası ve mülteci politikasını gözden geçirmesi ve yeniden değerlendirmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, bu kanun teklifinin ihracatın gelişmesi için ihracatçı firmalara finansman kolaylığı sağlaması önemlidir. Ancak ne hikmetse, Meclise gelen bütün kanun tekliflerinde öne çıkan olgu şudur: Sermaye kesimlerine, firmalara, büyük şirketlere, ihracatçılara getirilen vergi muafiyetleri, istisnalar, indirimler gibi birtakım kolaylıklar nedense hiç çalışan kesimlere, emekçilere, çiftçilere, emeklilere, asgari ücretlilere, işçilere getirilmemektedir. Örneğin, asgari ücret vergi dışı bırakılsın diye sunduğumuz teklifler ne komisyon gündemine ne de Genel Kurul gündemine gelebilmektedir.

İhracatın artması ülkemiz ekonomisi için elbette iyidir. Ancak, hammadde girdileri ithal olduğu sürece, enerji ve yakıt gibi girdiler dolara endeksli olup fiyatlar arttığı sürece, bu kısır döngüden çıkılamayacaktır.

Ülke ekonomisinin iyiye gitmesi sadece ekonomik tedbirlerle ilgili değildir, ülkenin demokrasi anlayışının, insan haklarına bakışının ve barış ortamının sağlanmasının, yatırım ve üretim ortamının gelişmesine katkı sağlayacağını bir kez daha ifade ediyoruz.

Türkiye yeniden yüzünü üretime, tarım ve hayvancılığa dönmeli, teknolojik sanayileşmeyi hedef almalı, istihdamı artırıcı yatırımları öncelikli hale getirmeli, bununla birlikte ihracatı artırıcı teşvikleri de uygulamaktan çekinmemelidir.

Türkiye’de üretim işiyle iştigal eden ve ihracat potansiyeli olan küçük-büyük bütün işletmelerin, ihracata yönelmesi için hedef pazar bilgisine ulaşması kolaylaştırılmalı, danışmanlık ve rehberlik desteği sunulmalı, pazara erişim anlaşılır derecede açık olmalı, insan kaynağı, finansman vb. araçlar ile mutlaka desteklenmeli, dış ticarette insan kaynağını geliştirecek kurumsal eğitim hizmetleri verilmelidir. Halkların Demokratik Partisi olarak, bu kanun teklifine bu anlayışlar çerçevesinde muhalefet ettiğimizi ifade etmek istiyoruz.

akenanoglu

alikenanoglu.net

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu