Halkın yararına olmayan kanun teklifi kabul edilemez

 

HDP İstanbul Milletvekili Ali KENANOĞLU, 17 Kasım 2020 tarihinde ‘Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ üzerine TBMM Genel Kurulu’nda konuşma yaptı. Meclis’e gelen “torba yasa” teklifinin halkın yararına olmayan bir kanun teklifi olduğunu ifade eden Kenanoğlu, kanun teklifinin şirketlere imtiyaz, doğaya talan, halka fatura olarak yansıyacağını belirterek bu kanun teklifinin geri çekilmesinin herkes için daha yararlı olacağını de söyledi.

 


 

Dönem: 27 Yasama Yılı: 4 Tarih: 17.11.2020 Birleşim: 16 Ham Tutanak Sayfası:328

HDP GRUBU ADINA ALİ KENANOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. 238 sıra sayılı Kanun yani Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi… İsmi böyle. Esasında baktığınız zaman bunun bir enerji torba kanunu olduğunu görüyorsunuz. 8 temel kanunda değişiklik var ve toplamında bir enerji torba kanununa denk gelecek bir değişiklik söz konusu. Şimdi, öncelikle kanunun amacına baktığımız zaman gerekçede yazılı şöyle bir cümle var, aslında bütünüyle açıklıyor konuyu. Diyor ki: “Özel sektör yatırımcılarının faaliyetlerini daha sağlıklı ve hızlı bir şekilde gerçekleştirmesini temin etmek.” Bunun üzerine kurulmuş, oluşturulmuş gerekçe var ve bu gerekçeyle bu kanunun hazırlandığı da anlaşılıyor.

Ben şöyle biraz safahatını anlatayım; alt komisyon kuruldu, ordaydım ve üst komisyon, esas komisyonda da vardım. Alt komisyon talebimiz üzerine kuruldu, doğruydu olması gerekendi. Ancak alt komisyonlar niye kurulur? İşte, alt komisyon ilgili kanun teklifine ilişkin kurum kuruluş, sivil toplum kuruluşu, bu konuyu ilgilendiren kimler varsa onların en azından temsilcilerinin bulunması ve onların bu kanun teklifiyle ilgili görüşlerini aktarması için oluşturulur. Ancak alt komisyonda bunların hiçbirini göremedik. Yani şöyle oldu: 26 kurum davet edilmişti. Bunların içerisinden 11’i zaten devlete ait kurumlardı, 15 tanesi STK’ydi ve bunların da sektör temsilcileri olduğunu gördük. Bizim talebimiz üzerine Maden Mühendisleri Odası ve Elektrik Mühendisleri Odası davet edildi ancak çevre örgütlerden hiçbir örgüt, kurum, platform komisyona davet edilmedi. İsim listesi verdik, yani bize katılmak için müracaat eden platformların isim listesini verdik ancak onlardan yazılı görüş gönderilmesi talep edilmiş, komisyona katılmaları kabul edilmemiş.

Diğer taraftan da bir milletvekilimizin davetlisi olarak komisyonda bulunan bir çevre örgütü temsilcisi görüş bildirmek istedi ancak o da kabul edilmedi ve komisyondan dışarı çıkarıldı ama bütün sektör temsilcileri oradaydı yani işverenlerin temsilcilerinin hepsi oradaydı. Bütün safahatta şunu gördük, yani zaman zaman iktidar partisinin komisyon üyeleriyle sohbetlerimizden şunu da anladık ki: Zaten şirketlerle oturulmuş, konuşulmuş ve bu kanun teklifi hazırlanmış ve şirketlerin ihtiyaçlarına binaen, bütünüyle bunlar hazırlanmış. Zaten komisyondaki görüşme safhaları da bunu gösteriyordu. Şüphesiz, biz de oraya davet edilemeyen kesimlerin, kurumların, çevre örgütlerinin sözcüsü olmaya çalıştık ve orada bize şu gerekçe söylendi -yani bu ilginçti- bizzat Komisyon Başkanı söyledi: “Çevre örgütlerini ilgilendiren bir kanun teklifi değil bu.” Şimdi, önemli ölçüde Maden Kanunu’na ilişkin değişiklikler var bunun içerisinde ama buna rağmen çevre örgütlerini ilgilendirmediği söylendi. Şimdi, Maden Kanunu’nda öyle değişiklikler var ki nasıl ilgilendirmez bunu anlamıyoruz.

Şimdi, bu haritayı hep gösteriyoruz, şurası Kaz Dağları bölgesi. Şimdi, Kaz Dağlarında bu kadar alan, renkli alanların tamamı -yani şu etraftaki beyazlar hariç, renkli alanların tamamı- ya ruhsat sahası ya şu anda hazır işletmeler var. Bir şekilde bütün buralar kazılmak için, maden araması için tahsis edilmiş projelendirilmiş alanlar.

Şimdi, bu kadar etkileyen bir şeyin, bu kanunla ilgili maddelerin çevre örgütlerini ilgilendirmediği söyleniyor. Şimdi, bu tabii niyeti ortaya koyuyor. Yani netice itibariyle şirketlerin başı ağrımadan, işte, buna yönelik çok fazla çevre örgütleri itiraz etmeden, apar topar kanunun çıkartılmasına yönelik bir girişim olduğunu biliyoruz. Şimdi, burada, tabii şöyle bir şey de var yani sadece Kaz Dağları değil bu işle ilgili. Örneğin, Muğla’daki maden sahaları da aynı şekilde ve efendime söyleyeyim, Türkiye’nin birçok coğrafyasında yani Karadeniz’inde, İç Anadolu’da, Ege’de, Akdeniz’de hemen hemen bütün bölgelerde bu maden sahalarının ilan edilmesi, altın çıkartılması ve benzeri bir sürü işlem var.

Şimdi burada hazır hemşehrim de karşımdayken Tokat Erbaa bölgesinden de bahsedeyim Sayın Başkan.

ÖZLEM ZENGİN (Tokat) – Memleketimiz.

ALİ KENANOĞLU (Devamla) – Tokat Erbaa bölgesinin, bizim memleketimizin -orada, işte, biliyorsunuz- 2 tane yaylası var: Boğalı ve Sakarat yaylaları ve buralar da altın arama alanı yani altın sahası ilan edilmiş durumda. 26 köyü ve Erbaa’n ilçesini doğrudan etkiliyor ve dolayısıyla burada, böyle bir işlemin yapılmaması konusunda çok yoğun da bir faaliyet var. Ben bunu buradan bir kez daha dile getireyim ve Erbaa’n yaylaları, en azından Tokat’ın o yeşil alanları yeşil kalsın.

ÖZLEM ZENGİN (Tokat) – Kalacak.

ALİ KENANOĞLU (Devamla) – Yani oralara da dokunulmasın diye buradan da ifade edeyim. Şimdi bu kanun görüşülürken şöyle bir şey oldu, alt komisyonda özellikle, 3’üncü ve 5’inci madde vardı ki çok şey bir maddeydi yani oraya şirketlerin talebi üzerine çok incelenmeden, irdelenmeden ve altyapısı da oluşturulmadan getirilmiş maddeler olduğu belliydi. Yoğun itirazlar vardı kamuoyundan ve tabii ki biz de orada özellikle, muhalefet milletvekilleri olarak bu talepleri dile getirdik ve dolayısıyla 3’üncü ve 5’inci maddede olumlu değişiklikler yapıldı. Ancak Komisyonda şöyle bir şey oldu: Haberimiz yok, maddelere geçildi ve bir madde ilave edildi. Yani aslında, 3’üncü ve 5’inci maddedeki değişikliğin acısını çıkarmak için 6’ncı madde tahsis edilmiş, 6’ncı madde de orada karşımıza çıktı ve tabii, soru cevapla anlamaya çalıştık. Bir de şöyle bir şey var: Yani kanunların açık olması lazım, net olması lazım.

Biraz önce burada Grup Başkan Vekili Sayın Bülent Bey’le de tartışıyorduk. Yani 3 grup başkan vekili ve biz konuyla alakalı Komisyondaki arkadaşlar tartışırken dahi hepimiz farklı yorumluyorduk kanunu ve Bakanlık temsilcileriyle Komisyondaki görüşmelerde aktarılanlar da farklıydı. Yani dolayısıyla şöyle bir şey var: Kanun açık değil; yorumlanabilir ve yoruma göre de uygulanabilir kanun maddeleri var.

Şimdi bu olmaz; kanunun açık olması lazım, herkes açısından net olması lazım, kişilerin yorumuna göre değişmemesi gerekir. Şimdi bu anlamıyla -maddelere yarın geçilecek anladığım kadarıyla- 6’ncı maddenin çıkarılması gerektiğini bir kez daha buradan, bizim ve bütün kamuoyunun talebini tekraren aktarmak istiyorum.
Değerli arkadaşlar, burada kanunla ilgili şöyle bir durum var: Bütün kanunda, bir de örneğin elektrik piyasasıyla ilgili durumda yani elektrik faturaları, abonelikler, insanların evlerinde, hanelerinde kullanılan elektrikle ilgili durum var. Bütün bunlara baktığınız zaman, örneğin elektrik piyasasında Elektrik Üretim AŞ, dağıtım şirketlerine verdiği elektriğin fiyatını düşürmüş. Yani önceden 34,9 kuruş olan elektriğin şu anda kilovatsaatini 15,49 kuruşa veriyor elektrik dağıtım şirketlerine. Şimdi elektrik dağıtım şirketleri bunu 39 kuruşa fatura ediyorlar, üzerine 22 kuruş da dağıtım bedeli ödüyorlar, toplamda baktığınız zaman yaklaşık 45 kuruş gibi bir kâr elde ediyorlar ve bu indirimler vatandaşa yansımıyor, sadece şirketlerin menfaatine bir indirim olarak duruyor. Neden yansımıyor? İşte, şurada, baktığımız zaman, son üç yılda evlerimizde tükettiğimiz elektriğin fiyatının yüzde 82 oranında arttığını görüyoruz yani indirim yapılıyor ama tüketiciye yansımıyor. Niye? Kime indirim yapılıyor? Şirketlere indirim yapılıyor, onların kârı artırılıyor. Bu durumu bir şekilde gördük. Ve YEKDEM konusu var yani Yenilenebilir Enerji Kaynakları Destekleme Mekanizması. Bu YEKDEM mekanizması aslında bizim de önerdiğimiz, tavsiye ettiğimiz, enerjinin yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilmesi konusundaki işlemleri destekleyen bir mekanizma ancak bu mekanizma da bir suistimale dönüşmüş durumda. YEKDEM mekanizmasındaki bütün mesele, HES’ler üzerinde yoğunlaşıyor yani HES’ler üzerinde yoğunlaşan bir YEKDEM mekanizması var. Oysa HES’ler, şu anda ürettiği elektriği ucuza mal etmiş olmasına rağmen ucuza satmıyorlar, bütün kârları ceplerine koyuyorlar; diğer taraftan da bizim doğamızı, enerjimizi, suyumuzu, dağımızı, taşımızı talan ediyorlar ve öyle bir hâle gelmiş ki bu HES’ler, bütün her tarafta köylülerin itiraz ettiği… Çoğu zaman da HES şirketleri şunu yapıyor: Jandarmayı bekçisi gibi kullanıyor yani tutuyor, köylünün karşısına dikiyor ve Jandarma çoğu zaman bu şirketlerin koruyucusu ve kollayıcısı oluyor. Yani halkın koruyucusu ve kollayıcısı, onların oradaki gösteri yapma hakkını, protesto yapma hakkını savunması gerekirken, onları koruyup kollaması gerekirken şirketleri önceliyor, o protestoculara karşı şirketleri koruyor. Bu vaziyete gelmiş HES’lerin durumu. Ve bu YEKDEM kapsamında ciddi bir destek söz konusu bu firmalara. Bu destek de bir bütün olarak HES’lere aktarılıyor, HES şirketlerine. Aslında diğer enerji kaynaklarının desteklenmesi gerekir, HES oranının düşürülmesi gerekir, amaçlanan da budur ancak bütün bunların olmadığını görüyoruz.

Şimdi, bu HES’lerin ürettiği elektrik üzerinden bir konuya değinmek istiyorum, aslında buna geçen gün Bütçe Komisyonunda da değinmiştim ancak benden önceki hatiplerin konuşmalarından anladığım… Hemen notlarımı tekrar tazeleyip anlatma gereği hissettim, o da kayıp kaçak meselesi. Şimdi, bu kayıp kaçak meselesi ciddi bir şekilde manipüle ediliyor. Yani toplumun belli bir kesimi özellikle “DEDAŞ” diye adlandırılan bölgedeki yani Kürtlerin yaşadığı bölgelerdeki insanların kaçak elektrik kullandığını ve buradan kaynaklı olarak da batı yakasının faturalarının arttığını, onlara yansıdığını ve batı yakasındakilerin faturalarının bu yüzden kabarık olduğunu ya da onların faturalarını ödediklerini iddia ediyorlar, böyle bir şey var. Şimdi, bu iddiayı açıklamamız gerekiyor, anlatmamız gerekiyor, bunun nasıl yanlış bir algı olduğunu özellikle belli kesimlerin de bu algı üzerinde ciddi bir şekilde haritalarla… Örneğin, kimi “web” sitelerinde gördüm ben “Almışlar, harita yapmışlar. Yaptıkları haritada da Türkiye’nin belli bir kısmını çevirmişler, işte burada bu kadar kayıp kaçak var.” diye. Şimdi, bu kayıp kaçak meselesi tüm Türkiye’de yüzde 10,49; yüzde 10,5 kayıp kaçak var tüm Türkiye’de. Bunun Avrupa ortalamasının yüzde 7 olduğu söyleniyor yani bizde daha fazla. Tüm dünyada yüzde 7 civarında. Bu kayıp kaçak ne demek? Kayıp başka bir şey, kaçak başka bir şey. Kayıp, elektriğin üretildiği yerden evlere, hanelere gelene kadarki safahatta geçirdiği kayıplardır ve bunun Avrupa otalaması da yüzde 7 olarak ifade ediliyor. Kaçaksa bizzat sayaçtan geçmeden evde kullanılan kaçak elektriktir. Şimdi, burada baktığınız zaman 10,49 Türkiye genelinde. Bunun doğu bölgelerinde yani Kürtlerin yaşadığı yerlerde yüzde 8,3’ü kullanılıyor yani Türkiye’de üretilen tüm elektriğin yüzde 8,3’ü bu bölgelerde kullanılıyor. Bunu yani kaçağı yüzde 10,49’a oranladığınız zaman, bu bölgedeki kaçak oranı tüm Türkiye’deki kaçağın yüzde 32,42’sine tekabül ediyor Türkiye genelinde. Buradaki yüzde 10,49 oranlamasıyla da yüzde 2,69’a geliyor yani aslında tüm Türkiye’de üretilen elektriğin oranına göre bölgede yüzde 2,69 kayıp kaçak oranı var ama şimdi orada tüketilen elektriğin oranıyla batı yakasında tüketilen elektriğin oranına bakılmaksızın bir yüzde oran veriliyor. Deniliyor ki “DEDAŞ bölgesinde yüzde 60 kaçak var.” Ya, tüm elektriğin tamamının oranı belli zaten, oradaki kaçak kullanım miktarı belli. Şimdi, bunun faturaya yansıması ne oluyor? Bu yüzde 2,69’un tamamı da kaçak değil, bunun önemli bir kısmı kayıp yani şirketlerden kaynaklı sebepler. Buradaki tüm orana baktığınız zaman, aslında 100 liralık bir faturada, faturaya yansıması -tamamı kaçak bile olsa- 2 lira 76 kuruş ancak bunun kayıp kısmını düştüğünüz zaman -yani tahmini düşüşle- 1 lira bile tutmuyor tüm Türkiye’deki elektrik faturalarına denk gelen kısmı. Bunun iyi açıklanması ve iyi anlatılması gerekiyor, bu yüzden önemsiyoruz.

Şimdi, bir de biyokütle meselesi var. Bu biyokütle meselesi birkaç kez değişmiş, bunu açmak istiyorum. Örneğin, bunun tanımı 2005 yılında, yasa ilk çıktığında “Organik atıkların yanı sıra bitkisel yağ atıkları, tarımsal hasat atıkları dâhil olmak üzere tarım ve orman ürünlerinden ve bu ürünlerin işlenmesi sonucu ortaya çıkan yan ürünlerden elde edilen katı, sıvı ve gaz hâlindeki yakıtlar.” diye tanımlanıyor. 2016 yılında “Atık lastiklerin işlenmesi sonucu ortaya çıkan ürünler.” şeklinde değiştiriliyor ve bu yasayla birlikte ne oluyor? Bu yasayla birlikte belediye atıklarını -yani çöp gazı dâhil- ve atık lastiklerin işlenmesi sonucu ortaya çıkan ürünleri de biyokütle kapsamına alınıyor ve YEKDEM yani Yenilenebilir Enerji Destekleme Mekanizması’ndan faydalandırılıyor. Yani bir şekilde bu alanda faaliyet gösteren firmalara devlet desteği, teşvik desteği verilmesi ve YEKDEM’in de yine suistimal edilmesi anlamına gelen bir durumdur arkadaşlar.

Şimdi, bu konuda bir de Maden Teknik Aramayla ilgili bir durum var. 29’uncu maddeyle MTA özelleştiriliyor âdeta. Yani aslında şöyle bir şey, özelleştirmeden daha kötü bir durum var. Maden Teknik Arama ve Genel Müdürlüğünün özelleştirilmesini öngören bir hazırlık yapıldığı ve özel şirketlerin bir birimi gibi çalışmasını sağlandığına dair bir sonuç ortaya çıkacak. MTA, kamu kurumudur ve jeotermal ve doğal mineralli su kaynak aramaları için ruhsat harcından ve teminatlarından muaf olarak ruhsat almakta ve kaynak varlığını tespit etmektedir. Şimdi, ne yapılacak bu durumda? MTA, esas işin zahmetli kısmı olan sahadaki kaynağın tespiti kısmını yapacak, bütün maliyeti üstüne yüklenecek, bütün zahmeti, bütün masrafın tamamını üstlenecek ondan sonra sahayı bulduğu zaman bunu özel şirkete devredecek. Yani böyle bir öngörü var, böyle bir durum ortaya çıkıyor. Yani burada, tıpkı elektrik dağıtım şirketleri, nasıl, sadece şu anda sahaya çıkıp fatura kesiyorlarsa MTA madeni bulacak ya da işte ilgili enerji kaynağını bulacak, alanı tespit edecek, yeri tespit edecek ondan sonra saha özel şirkete devredilecek. Böyle bir durum söz konusu. Bu da bir bütün olarak aslında özel şirketlerin nasıl desteklendiği gösteren bir durum.

Şimdi, değerli arkadaşlar, tüm Türkiye’de gerçekleştirilen doğa tahribatları sonucu, Karadeniz’de HES’lerle ilgili derelere ve yeşile, Kaz Dağlarında ise madenlerle telafisi olmayacak şekilde ekolojiye, İstanbul’da köprüler, kanallar ve havalimanlarıyla nefes alınacak ormanlara, Ege’de jeotermallerle incir ağaçlarına, bağa ve bostana, Akdeniz’de nükleer santralle toprağa, geleceğe, denize, Hasankeyf’de tarihî bir hafızaya, Cudi’de ve Munzur’da ekolojiye, yeşile, ormanlara ve kırsala. Toplamında tümüyle aslında insanın yaşam alanlarına yönelik bir saldırısı söz konusu. Bütün bunların, bu siyasetin değiştirilmesi gerekmektedir.

Halkların Demokratik Partisi olarak elbette yaşamsal döngü içerisinde ortaya çıkan ve sürekliliği olan enerjiye ihtiyacımızın farkındayız. Söz konusu bu yaşamsal döngü, buna bağlı enerji ihtiyacını karşılaması için bir enerji üretimine gereksinim olduğunu biliyoruz. Ancak yine biliyoruz ki bu politikalar ihtiyaca göre değil, başka saiklerle yapılmaktadır. Türkiye, henüz kurulu enerji gücünün yarısını dahi kullanmıyor iken, bu doğayı tahrip ve yok eden sermaye ve şirketleri önceleyen uygulamaları kabullenmiyoruz. Bu anlamda diyoruz ki: 2 türlü enerji üretimi yapılabilir. Bunlardan birincisi, insanların doğayı taklit ettiği, doğayı ve bütünlüklü bir şekilde bütün canlıların yaşamını önemseyen ve önceleyen bir anlayış içerisinde enerji üretimi yapılabilir. İkincisi ise insanın doğaya dikte ettiği yani doğaya ve insanlığa dair bütün hafızayı yok eden ve tek önceliği sermaye ve kâr etmek olan enerji üretim pratiğidir; ikincisi de budur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Kenanoğlu.

ALİ KENANOĞLU (Devamla) – Bitiriyorum Başkanım.

İnsanın doğayı taklit etme pratiği az girdiyle ve az enerjiyle ekolojik dengeyi bozmaz. İktidarın temsil ettiği anlayış olan doğaya dikte etme ise “Şu kadar sudan, şu kadar rüzgardan, şu kadar atıktan bu kadar enerji, şu kadar kâr elde edeceğim.” anlayışının ta kendisidir. Bu bağlamda, kanun teklifi, enerji ve maden şirketlerine imtiyaz, doğaya talan, halka yüksek fatura anlamına gelmektedir. Enerji ve maden şirketlerinin çıkarlarını değil, ekolojik sistemi gözeten, halktan yana enerji ve maden politikaları uygulanmalıdır. Halkın yararına ve çıkarına olmayan bu kanun teklifinin kabul edilmesi partimiz açısından mümkün değildir. Kanun teklifinin bir bütün olarak geri çekilmesi önemlidir. Özellikle bazı maddelerin geri çekilmesi konusunda söylemlerimizi ifade ettik ancak bir bütün olarak çekilmesi de hakikaten herkesin hayrına olacaktır.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)