KonuşmalarTBMM Faaliyetleri

Kenanoğlu: 24 Ocak Kararları sonrasındaki 40 yıllık süreç halklar adına çöküş olmuştur!

Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali KENANOĞLU, Türkiye İhracatçılar Meclisi ile İhracatçı Birliklerinin Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda konuştu. Türkiye’nin 100 yıllık tarihi boyunca sürekli ithalata bağımlı kaldığına dikkat çeken Kenanoğlu, “24 Ocak Kararları” olarak bilenen 24 Ocak 1980 İstikrar Programı sonrasındaki 40 yıllık neoliberal sürecin Türkiye’de ithalatı giderek artırdığını ve bugün gelinen noktada bir çöküş yaşattığı ifade etti.

Konuşma tutanak metni ve videosu aşağıda yer almaktadır.


Dönem: 27 Yasama Yılı: 5 Tarih: 2.11.2021 Birleşim: 13 Ham Tutanak Sayfası: 211

Konuşmacı: ALİ KENANOĞLU Seçim Çevresi: İSTANBUL 

HDP GRUBU ADINA ALİ KENANOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Türkiye İhracatçılar Meclisi ile İhracatçı Birliklerinin Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Teklifi üzerine grubumuz adına söz almış durumdayım.

Bilindiği üzere, geçen yüzyılın son çeyreğinden itibaren dış ticaret temelinde tanımlanan sanayileşme stratejisinden ihracata yönelik sanayileşme, yaygın olarak uygulanmaya başlanmıştır. İhracata yönelik sanayileşme, her ülkenin üretim avantajına sahip olduğu mallarda ihtisaslaşmasına ve dış ticarete yönelmesine dayalıdır. Bu stratejide topyekûn kalkınmadan vazgeçilip ihracat endüstrilerini teşvik temelinde bir sanayileşme hedeflenir. Ülkenin dış açıklarının ihracatı artırarak giderilmesi hedeflenirken sanayileşmenin kaynağının da ihracat fazlası yoluyla yaratılması bu stratejinin bir başka ana hedefidir.

Bu stratejiden beklenen, bir ülkenin uluslararası iş bölümü ve ihtisaslaşmayla hem kaynaklarını etkin kullanacağı bir sanayileşme yoluna girmesi hem de dışa bağımlılığı azaltması yolundadır. Bu stratejinin uygulanmaya başladığı dönemden günümüze yaklaşık kırk yıl geçmiştir. Bu süre, bir stratejinin sorgulanması için uygun bir süredir. Bakıldığında, bu stratejinin uygulandığı çok az ülkede stratejinin nispeten hedeflerine ulaştığı gözlenmektedir. Pek çok ülkede ise bu strateji, beklenenin tam tersine, bizim ülkemizde de yaşandığı gibi, dışa bağımlılık ve borçluluk hâlini arttırmıştır.

Uluslararası iktisat teorisinin ana argümanına göre, ülkeler en ucuza ürettikleri, en avantajlı oldukları sektör ürünlerinde ihtisaslaşıp koruma ve engel olmaksızın birbirleriyle ticaret yapmaları hâlinde dünya kaynaklarını tam olarak etkin kullanılmış olacaklardır yani bu yolla dünya kaynakları israf edilmemiş olacaktır. Kısacası dünya nüfusu hızla büyümekte, ihtiyaçlar giderek çeşitlenmekte ve artmaktadır. Ancak dünya kaynakları kıt ve sınırlıdır. Dünya kaynaklarını en ekonomik kullanarak en fazla ürünü üretmeye ancak ülkelerin avantajlı sektörlerde ihtisaslaşıp, engelsiz ticaret yapmaları hâlinde ulaşmaları mümkün olacaktır. Bu argümandan hareketle küresel kapitalizmin kalkınma stratejisi olarak ihracata yönelik sanayileşme stratejisi geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinden itibaren yaygın olarak uygulamaya konulmuştur. Ülkelerin ancak bu stratejiyle karşılıklı dış ticarette liberalleşip, uygun üründe ihtisaslaşıp dış ticarete yönelebileceği ve dış açık sorunundan, dışa bağımlılıktan, borç sarmalından kurtulmak, sanayileşmek gibi olumlu sonuçlardan yararlanabileceği umut edilmiştir.

Türkiye ise ekonomi politikalarında bir tekrarı yaşamakta, yıllardır süregelen siyaset-ekonomi kısır döngüsünden çıkamamaktadır. Bugün de AKP iktidarının Türkiye’yi içerisine sokmuş olduğu ekonomik ve toplumsal çöküş derinleşmekte, siyasi ömür uzatma gayesiyle yine teşvik, vergi muafiyeti, istisna adı altında çözümsüzlükler çözüm olarak sunulmaktadır. Türkiye ekonomisi işsizlik, gelir eşitsizliği, enflasyon, faiz, döviz kurlarının rekor artışı, TL’nin aşırı değer kaybıyla artık yama tutmayan ancak ısrarla yeni yamalar olarak yurttaşların karşısına çıkartılan politikalarla tarihinin en başarısız, en kötü, en akıl dışı kararlarının alındığı dönemi yaşamaktadır.

Türkiye yaklaşık yüz yıllık tarihi boyunca her dönem ithalata bağımlı bir ekonomik yapıya sahip olmuştur. İhracatı artırmaya yönelik hamleler üretimi artırma ve çeşitlendirme yerine finansal hamlelerle yapılmaya çalışılmıştır. Hatırlanacağı üzere 24 Ocak 1980 tarihinde alınan ve tarihe “24 Ocak Kararları” olarak geçen neoliberal politikalara geçişle içine girilen kısır döngü, kırk yıllık tarihiyle halklar adına çöküşü derinleştirmiştir. Bu süreçte, yine, neoliberalizmin devreye girdiği 1980’ten bu yana ekonomik kriz ve beraberinde yaratılan toplumsal krizler kısa vadeli ve palyatif çözümlerle aşılmaya çalışılmıştır. Faiz oranı, döviz kuru, borçlanma gibi birçok göstergeye ilişkin net çözüm getirilmemiş; yatırım, sanayileşme, işsizlik, istihdam yetersizliği, gelir dağılımı gibi sorunlar dikkate alınmamıştır. Ekonomide düşük ücretli kayıt dışı ekonominin ağırlığı artırılmıştır. Bu dönemde kamu istihdamının azalması nedeniyle istihdam artışı oranı önceki döneme kıyasla düşmüş, üretim ve ihracatın ithalata bağımlılığı giderek artmıştır. 41’inci yılında neoliberalizm, ömrünün yarısını AKP iktidarıyla, yarısını da AKP’nin devraldığı mirasla birlikte sürdürmüş ve artık miadını doldurmuştur. Bu, emek sömürüsünü merkeze alan, kamu iktisadi teşebbüslerin tek tek satılmasına salık veren, özelleştirmeyle kamunun üretimini ortadan kaldıran, piyasayı, kurumları, yasama ve yürütmeyi sermayeye payanda eden iktisadi anlayış bugün Türkiye’de bir enkaz yaratmıştır. Bilindiği üzere, 24 Ocak Kararlarıyla, ihracatın artırılması için vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ve teşvikler verilmiş, geçici olarak ihracat rakamları artmış olsa da kesin bir çözüme ulaşılamamıştır. Yıllar içerisinde peşi sıra krizler yaşanmaya devam etmiş, bu da engellenememiştir.

Bugün de antidemokratik bir şekilde Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemiyle yasama mercisi pasifleştirilmiş, düzenleyici ve denetleyici kurumlar lağvedilmiştir. Ekonomiyi ve sosyal alanı düzenleme ve denetleme yönünde alınacak her karar partili Cumhurbaşkanı tarafından alınmakta, bürokratların atamaları yine benzer şekilde yapılmaktadır ki bunun en bariz örneğini Merkez Bankasında acı bir şekilde yaşamaktayız. Bağımsız olması gereken kurumlara yapılan müdahalelerle TL, dalgalı kur rejimine rağmen bir yıl içerisinde yüzde 35 seviyesinde devalüe olmuştur. Enflasyon resmî rakamlara göre yüzde 20 seviyelerine dayanmış, işsizlik oranı, faiz oranı çift hanelere seyretmiş, büyük bir yoksulluk hâli toplumun her kesimini sarmıştır. Bu noktada yirmi yıldır iktidar değilmiş gibi hareket eden AKP, siyasi ömrünü uzatma gayesiyle torba yasalarla günü kurtarma hesapları yapmaktadır.

Şimdi, başta demokratik reformalar ve yargı bağımsızlığı olmak üzere ekonomik reformlar yapmak yerine, irrasyonel bir şekilde mevcut kur fiyatlarını fırsat olarak görüp ihracat rakamlarını artırmak, azalacak alım gücüyle beraber ithalat düşüşü sonucunda gerçekleşecek cari açık düşüşü, bir büyüme ve yüksek ihracat masalı anlatımını görmemizi sağlayacaktır. Üretim ağırlıklı büyüme modelinde kur artışının ihracatı artırdığını zanneden bir anlayış, ekonomik krizi derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu çelişkili politikaların getirdiği sorunların yanı sıra başka politikalar da ekonomik krizin kronikleşmesinde etkili olmaktır. Örneğin, Türkiye’de sanayinin gelişmesinde büyük ölçüde özelleştirmeler ve özelleştirmeden sonra o üretim ünitelerinin çoğunun üretimden çekilmesinin katkısı çok büyüktür. Ayrıca, tarım politikalarındaki köklü değişlik, doğrudan destek politikaları ve kur politikalarıyla beslenen ucuz tarım ürünleri ithalatıyla birlikte tarımda üretimin yetersizliği açığa çıkmaya başlamıştır. Tarım, hayvancılık gibi sektörlerde teşviklerin kalkması, piyasayı düzenleyici kamu iktisadi teşebbüslerin işlevlerini yitirmesi nedeniyle bu üretmemizlik süreci tarım ve hayvancılık sektörü boyutuyla da beslenmiştir. Sanayinin gelişmemesi, tarım ve hayvancılığın gittikçe küçülmesi, üretim alanlarında yaşanan daralma Türkiye’de ekonomik açmazı derinleştirmiş ve daha da kritik hâle getirmiştir. Türkiye’nin ihracatının millî gelire oranı sadece yüzde 28, Yunanistan’ın ise yüzde 35 olduğu ve ihracat politikasında istenilen hedeflere ulaşılmadığını göstermektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2011 yılında açıklamış olduğu 2023 yılındaki ihracat hedefimiz, 500 milyar; kişi başı ise 25 bin dolar hedefine bakıldığında, bu hedeflerin çok gerisinde olduğumuz görülmektedir. Gerçekleştirilen hedeflerin sonucu olarak Türkiye’nin, G20 liginden düştüğü de anlaşılmaktadır. Bununla birlikte düşünülmesi ve cevaplandırılması gereken temel soru ise artan ihracat karşısında istihdamın neden artmadığı sorunudur.

Burada bu düzenlemelerle, birtakım olumlu düzenlemeler bulunan bu teklifle ihracatçı firmaların finansmana erişiminin büyük ölçüde çözüme kavuşacağı beklenmektedir ancak uygulamanın ne şekilde olacağı belirsizdir. Doğru modelleme ve sistem kurulmalıdır. İhracatçının cirosuna göre alınan aidatların dağıtımında da aynı şekil uygulanmalıdır. Başlangıçtaki kurgu ve dağıtım düşünülerek yapılmalı, dağıtım mekanizması buna göre kurulmalıdır.

Şimdi ihracat artarken yani bir taraftan bu işler yapılırken diğer taraftan da yoksulluğun artması ve işçi istihdamının azalması noktasında önemli bir durum var. O da bu “yabancı işçiler” dediğimiz göçmen işçiler meselesi. Yani burada ifade edilen Türkiye’de, eğer bu yabancı işçiler olmasaydı, sığınmacıları yollarsak… Hani, AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki’nin bir sözü vardı: “Sığınmacıları yollarsak sanayimiz batar.” söylemi, esasında, sanayide kullanılan iş gücünde Suriyelilerin ve onlarla birlikte bütün o “sığınmacı” olarak adlandırılan kesimlerden gelen insanların asgari ücretin neredeyse yarısının altında rakamlarla insani koşulların ötesinde çalıştırılmasından kaynaklanmaktadır. Yani burada bir sömürü düzeni oluşturulmuş ve o insanların mağduriyetleri sermeye açısından kullanılmaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayın sözlerinizi.

ALİ KENANOĞLU (İstanbul) – Sonuç olarak ülke ekonomisinin iyiye gitmesi sadece ekonomik tedbirlerle ilgili değildir. Ülkenin demokrasi anlayışının, insan haklarına bakışının ve barış ortamının sağlanmasının yatırım ve üretim ortamına gelişmesine katkı sağlayacağını bir kez daha ifade ediyoruz. Türkiye yeniden yüzünü üretime, tarım ve hayvancılığa dönmeli, teknolojik sanayileşmeyi hedef almalı, istihdamı artırıcı yatırımları öncelikli hâle getirmeli. Bununla birlikte ihracatı artırıcı teşvikleri de uygulamaktan çekinmemelidir. Türkiye’de üretim işiyle iştigal eden ve ihracat potansiyeli olan küçük-büyük bütün işletmelerin ihracata yönelmesi için hedef pazar bilgisine ulaşması kolaylaştırılmalı, danışmanlık ve rehberlik desteği sunulmalı, pazara erişim anlaşılır derecede açık olmalı; insan kaynağı, finansman ve benzeri araçlarla mutlaka desteklemeli. Dış ticarette insan kaynağı geliştirilip kurumsal eğitim hizmetleri verilmelidir.

Halkların Demokratik Partisi olarak bu kanun teklifine bu anlayışlar çerçevesinde muhalefet ettiğimizin kayıtlara geçmesini önemli buluyoruz.

Teşekkür ederim. (HDP sıralarından alkışlar)


akenanoglu

alikenanoglu.net
Başa dön tuşu